20 Şubat 2012 Pazartesi

çekirdek değil çiğdem !!

İzmir’li isen, İstanbul’da işin zor anacım!
Gidersin fırına, pastaneye her neyse’ bir gevrek alabilir miyim’ dersin, kurabiye verirler. ‘Yok, ben şuradakilerden istiyorum susamlı olan hani, simit simit pardon’ diye 3 dk. sürecek alışverişi 10 dk. da tamamlarsın!
Gidersin markete, kuruyemişçiye ‘100 gr. çiğdem alabilir miyim’ dersin, garip garip yüzüme bakarlar
ve 'çekirdek istediniz sanırım' derler!!
Hele bir keresinde çalıştığım şirketin yakınlarındaki bir pastaneye girip ‘çiğdemli gevrek alabilir miyim?’ dediğimde tezgahtarın bana bakışını görecektiniz :)
Çiğdemli gevreğin Türkçe meali, çekirdekli simit oluyor :)
‘Darı’ derim ‘mısır’ diye düzeltirler, ‘meşe’ derim ‘o ne’ derler,’ boyoz olsa da yesek’ mis gibi derim ‘balyoz mu’ diye şaşkın şaşkın yüzüme bakarlar. ’Kordon’ kablodur, ‘Kumru’ kuştur buralarda!
‘Asfalyalarım attı desem’ sinirlerimin bozulduğunu anlamaz hiç kimse :)
Daha da neler var neler…
İzmir memleketim olduğu için benim için çok özel tabii…
Ama asla Türkiye’den farklıyız, şöyle özeliz, böyle güzeliz demiyorum!!!
Hatta İstanbul’dan sonra küçücük geliyor gözüme, köy gibi geliyor.
Ama benim köyüm…
Herkese kendi memleketi ne kadar özel ve güzel gelirse o kadar özel ve güzel işte İzmir de benim için… Canım annem, babam, ablam, kardeşim, yeğenim, dostlarım orada benim nasıl özel olmaz ki!
Aile demek İzmir, dost demek…
Sıcacık güneş demek, serin serin deniz demek…
Rakı demek balık demek :)
Midye demek…
çekirdek değil çiğdem demek ;)

17 Şubat 2012 Cuma

what is this


Başka bir boyuta geçme şansım olsa, ya bol güpürlü, kabarık, korseli elbiseler içerisinde 1800’lü yıllar Fransa’sında ya da Tim Burton’ın yarattığı karakterlerle dolu gotik dünyasında yaşamak isterdim.
Çektiği fantastik, gotik ve korku öğeleri içeren filmleri ve animasyonları ile pek sevdiğim pek hayran olduğum biri…(gerçek adı da çok hoş bence, Timothy William Burton)

Keşke dizi film yapsa da her hafta izlesek, hem pembe dizi gibi itici de olmaz, bildiğin en dark’ından siyah dizi olurdu.

İnsan aynı anda hem çok mutlu olup, hem ürküp, hem eğlenip, hem de hüzünlenir mi yahu? Aynen bu duyguların tamamını yaşıyorum.
Tam benim kafamın içi gibi filmleri ve animasyonları ya rengarenk (Alice in Wonderland, Charlie and the Chocolate Factory vs.) ya da simsiyah (Mary and Max, Frankenweenie vs.)
Benim canım çok fena Tim Burton filmi çekti!
Size rengarenk hafta sonu dilerim, harikalar diyarındaki gibi…






(Favorim Mary and Max )







what is this :)
                                            

16 Şubat 2012 Perşembe

Can arkadaşlarım ve bebişleri :)

En yakın arkadaşlarım İzmir’de yaşıyorlar. İletişimimiz genel olarak telefon üzerinden yürüyor.
Bu onları deli gibi sevmeme engel mi, tabii ki de değil!
Aralarından en tembelleri ben çıktım, hayat garip 5-6 yıl önce bize baksalar ilk evlenen ilk doğuran ben olacakmışım gibi görünürdü… Ama gelgelelim ki sağ gösterip sol vuranlar oldu, ummadık taş baş yardı resmen :)
Özellikle de Öz hakkında bunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, tanıyanların muhtemelen evlenmez diyeceği bohemlikte biriydi. Peki, ne oldu? İlk O evlendi  :) veeee Anne oldu :)
Dünya tatlısı bir oğluşu oldu. Adı Tibet, Mayıs ayında 1 yaşında bir delikanlı olacak inşallah :)
Tibet oğlan’ ı da güzel anneciğini de çok seviyorum…

  
(uyyy buna bayılıyorum..)

Ve Aslı'm var bir de tabii… O’nun da dünya güzeli bir kızı oldu. Adı Ada Derin, pek şeker pek tontiş :)  Ada Derin doğdu da 1. yaşını devirecek yakında, Mart bebeği tontişim Ayşe teyzesi gibi Balık burcu hem de...
Annesi yandı accık :) ikisini de çok seviyorum...
(tontiş prenses)




Bu durumda bana mı ne oldu?
 Ben de tabi bol bol teyze olma deneyimi yaşamış oldum :) etrafımda bu kadar şeker bebek olunca canım da çekmedi değil hani ama önce kırk fırın ekmeğimi yemem lazım, işin kötü yanı da bu işte rejimdeyim!!!



maşallah demeyi unutmayalım :)

14 Şubat 2012 Salı

ESKİDEN...

ESKİDEN
Çember çevrilir,
Su musluktan içilir,
Ağaçlara tırmanılırdı.
Bebekler bezden,
Silahlar tahtadan,
Resimler kömür karasından yapılırdı.
Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin
İsimleri konulur,
Saatli maarif okunurdu.
Komşuda pişen
Bize...
Bizde pişen komşuya düşerdi.
Geceler ayaz,
Sokaklar karanlık,
Yıldızlar parlak olurdu.
Turşu, salça, mantı
Evde yapılır,
Karpuz kuyuda soğutulurdu.
Erik ağacının çiçeği,
Pencere camımıza yaslanır,
Güz yaprakları bahçemize düşerdi.
Kardan adam yapılır,
Evlerde soba yakılır,
Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
Merdiven çıkılır,
Aidat ödenmez,
Yönetici seçilmezdi.
Evler badanalı,
Sokaklar lambasız,
Mahalleler bekçili olurdu.
Ajans radyodan dinlenir,
Çizgi roman okunur,
Defterlere kenar süsü yapılırdı.
Hayat,
Arkası yarın gibiydi,
Kesintisizdi.
Her gün yaşanacak bir şey vardı.
Herkes kendi düşünü kurar,
Kendi hayatını oynardı.

ŞİMDİ
Şimdi,
Herkes
Yoğun,
Yorgun
Ve
Tek başına...



CAN DÜNDAR

13 Şubat 2012 Pazartesi

Bir Tek Annem Olsun Bana Bişey Olmaz...

Canım annemden uzakta yaşamak o kadar zor ki, zamanla alışırsın diyenlerin aksine zamanla daha da zorlaşıyor sanki :(



Canım annemin kıymetini İstanbul’a geldikten sonra daha iyi anlamaya başladım. Özellikle evlendikten sonra çok daha değişti O’na bakış açım.
Tüm anneler gibi fedakardır benim annem, çok büyük mutluluklar yaşamayı hak etse de bizimle paylaşmak ya da bize devretmek hep daha mutlu eder O’nu…
Çok özledim demek içime işledi artık…
Eskiden hiç sevmediğim hatta lise dönemlerinde zaman zaman nefret ettiğim (şimdi aklım almıyor nasıl öyle düşünüyormuşum!) aşırı ilgisine, sarılmasına, yanımda uyumak istemesine, benimle gezmek istemesine şimdi o kadar muhtacım ki, değerini bilmediğim zamanların üzüntüsünü hissediyorum her an, geri gelir mi gelmez!!
Her gün telefonda sesini duymak bile benim için tarifsiz bir mutluluk, her an yanında olabilmek için nelerden vazgeçmezdim ama hayat işte mecburiyetler :(
Sağlıklı olsun, mutlu olsun da özlem çekmek benim olsun..
Melek annem her şeyim, sadece çok özlüyorum diyebiliyorum o kadar…
Çok seviyorum...
"Annedir yüreği fazla dayanamaz.
Herkes bıksa benden annem bana doymaz.
Öper besler beni unutur kalbinde.
Annem burda olsun bana bişey olmaz.
Hergün bakar bana kusurumu görmez.
Günler gece olsa o ışığı sönmez.
Ellerim büyüdü avuçlarında.
Bir tek annem olsun bana bişey olmaz."


10 Şubat 2012 Cuma

Bir Küçücük Nisacık Varmış...



Teyze olmak başka bir şey,
Ablamın kızı Nisa, Kasım 2008 doğumlu. Nisa iki yaşındayken ben İstanbul’a taşındığım için ilişkimizin büyük kısmı telefonda devam ediyor. Maksimum iki ayda bir de İzmir’e gitmeye çalışıyorum. Arada bir de onlar geliyorlar.
Ben zaten hep çocukları çok seven biriydim, şimdi bir de kanım canım olunca durum iyice çığırından çıktı bende! O kadar ki, yani canım annemi de çok özlüyorum ama günlük telefon konuşmalarımızda anneme nasılsın demeden Nisa’yı sorduğum zamanlar oluyor.
Bir gün kendi çocuğum olunca da bu kadar sevebilir miyim acaba diye düşünüyorum zaman zaman…
Ayşe’yim ben Nisa için teyze değilim asla… ‘Ayşecim seni çok özledim.’ diyor telefonda, izlediği çizgi filmi anlatıyor. Pepe hanımey oynuyorsa telefonu bırakıp ‘hanımey hanımey’ diye oynayarak uzaklaşıyor.
Sayesinde Caillou, Pepe, Keloğlan, Laura’nın Yıldızı, Kahverengi Ayıcık vb. tüm çizgi filmleri biliyorum.
Ona elbiseler, oyuncaklar alıyorum. Telefonda 'Nisacığım sana kırmızı bir elbise aldım.' diyorum, ‘peki topuklu ayakkabı da aldın mı?’ diye soruyor. Kalıyorum öylece!!
Bize geldiklerinde ya da biz İzmir’ gittiğimizde eşim bana sarıldığında ‘bırak O benim Ayşem’ diyor ve eşime de gıcık oluyor :)
Ama gerçekten de öyle yani bu hayatta birinin Ayşe’si olacaksam seve seve Nisa’nın Ayşe’si olmayı tercih ederim.

Başta da yazdığım gibi, teyze olmak başka bir şey, öyle bir şey…

2009



 2010

2011
 







 

9 Şubat 2012 Perşembe

Son İki Yılın Özeti…



İş nedeniyle İstanbul’a gelmem gerektiğinde ilk işim çalıştığım şirkete en yakın, en uygun fiyatlı ev bulmaktı. Malum İstanbul’da bir trafik sorunu vardı ve gezmek tozmak için de  çoook para lazımdı!
Kendimi şanssız olarak nitelendiririm ama arada bir şansım tuttu mu da sıkı tutar hani… Şirketin karşısındaki binadan ev buldum hem de Bostancı gibi kira seviyesi yüksek bir semt olmasına rağmen gayet makul bir fiyata denk geldi. Küçük olduğu için ve tek başıma yaşayacağım için eşya işini de kısa süre içerisinde hallettim ve evime yerleştim. Her şey yolunda gidiyordu…
Her şeyin yolunda gittiği bu anormal günler çok uzun sürmedi tabii ki :) Şirketten birinin benim ile ilgili hain planları vardı ve ben işe başladıktan dört ay sonra evlenme teklifi aldım. Evlenme teklifi aldıktan üç ay sonra nişanlandık ve nişandan beş ay sonra da evlendik!
Her şeyin çok hızla ilerlediği bu dönemde ‘nasıl olsa iki kişiyiz ne olacak canım’ diyerek benim bekar evine eşim de yerleşmiş oldu. Benim tüm ailemin İzmir’de, eşimin de ailesinin yurtdışında olması nedeniyle misafirlerimiz her daim uzun konaklamalı misafir olduğu için, evin ikimiz için yeterli olmasının aslında yeterli olmadığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldık :)
Ve nihayet uzun arayışlar sonucunda, evlendikten on bir ay sonra yani bu ay taşındık. Yeni evimizde eşim ben ve kedimiz Minik ile birlikte bir haftadır mutlu mesut yaşıyoruz.
Umarım bu mutluluk ve heyecanımız bir ömür sürer…
Minik
(Eski evimizdeyken...)

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kar Gören Masum İzmir’li!




İzmir’li olarak çok açık söyleyebilirim ki kar gerçekten çok gereksiz bir şeymiş!!
Yani tamam kar görmek beni çok çok heyecanlandırıyor, çok mutlu oluyorum manzara karşısında ama benim hayatımı zorlaştıracak duruma geçince olay, işte orada bende de durumlar değişiyor.
İstanbul’da geçirdiğim üçüncü kışım, iki senedir ‘neden kar yağmıyor, hani İstanbul’da kar yağardı? Geldim burayı da kuruttum, biz İzmirliler lanetlendik mi kar görmeyelim diye’ şeklinde konuşup duruyordum.
Ve sonunda bir yerlerden duyulmuş olsa gerek ki ‘al sana kar’ dercesine yağmaya başladı… peki benim tam evimi taşıyacağım bu günlere denk gelmesi de iki yıldır süren isyanımın sopası mı oluyordu acaba??
Evimi taşıdığım günlerde öylesine kar yağmaya başladı ki çalıştığım şirket kar tatili bile yaptı!
Eşimle yaklaşık 2,5 saat kar nedeniyle trafikte kaldığımız ve eşimin öndeki arabayı itmek için indiği zamanlar da oldu, ben bunlar yaşanırken sürekli şaşkındım… ‘bu insanlar ne yapıyorlar, burası neresi, ne oldu güzelim İstanbul dünyanın en masum en temiz rengine bürününce neden birden canavarlaştı’ diye sürekli kafamın içinde sorular dolaşıyordu.
Arabamla yola çıkamıyordum. Taşındığım için yapılması gereken mecburi işler vardı ve ben dışarı çıkmak zorundaydım ancak trafikteyken sürekli gördüğüm malum sarı arabalardan bir tane bile kalmamıştı artık!
Islandım, sürekli kayıp düşeceğim diye tedirgin oldum, topuklu ayakkabı giyemedim, kalın kalın giyindim ve iyice dombik göründüm, eve tıkalı kaldım ve daha neler neler…
Bu olumsuzluklar sonucunda anladım ki bu kar bir eğlence değil çile!
Hele de İzmir insanının genellikle rahatına düşkün, çetrefilli işlerle uğraşmayı pek de sevmeyen insanlar olduğunu düşünürsek İzmir’e neden kar yağmadığını çok iyi anladım.
“Allah dağına göre kar verir.” gerçekten doğru bir söz…


hayal ettiğim kar hali...


7 Şubat 2012 Salı

...

Kronik can sıkıntısı olan biri olarak ve en iyi doktorun da insanın kendisi olduğunu düşünen biri olarak, bugün burada tedaviye resmen başlıyorum.

Vira Bismillah...